Kuruluşdan İstanbul’un Fethine Osmanlı Yönetim Sistemi

Kuruluşdan İstanbul’un Fethine Osmanlı Yönetim Sistemi

OSMANLI YÖNETİM SİSTEMİ

Osmanlı yönetim sisteminin içerisinde bulunan kırılma noktaları kuruluş yıllarından İstanbul’un fethine, İstanbul’un fethinden modernleşme dönemine ve modernleşme döneminde olmak üzere üç ana süreç içerisinde anlatılabilir gözükmektedir.

Kuruluşdan İstanbul’un Fethine Osmanlı Yönetim Sistemi (14.yy.-15.yy.)

Osmanlı’nın kuruluş dönemi için Bizans ve Selçuklu İmparatorlukları’nın mirasına sahip çıkan bir politik sistemin takip edildiği söylenebilir. Bu politika sonucunda, Osmanlı  Devleti sınır boyunda bulunan küçük bir Selçuklu uç beyliği kimliğinden, giderek çözülen Bizans siyasi yapısının açıklarından da yararlanarak, bir cihan imparatorluğuna dönüşecektir. İnalcık’ın (2001) bünye olarak tanımladığı Osmanlı siyasi yapısının sınırları, otogratik ve merkeziyetçi yönetim, emir-komuta üçlüsü ile oluşmuş ve militer bir sisteme sahiptir. Bu militer sistem içerisinde İnalcık’a (2001) göre, politikasını, benliğini adadığı “kutsal savaş” merkezli kurmuş olan bu uç beyliği, ilerleyen zaman içerisinde imparatorluk kimliğine şu üç önemli politik “inanç” sonucunda ulaşmıştır;

1. Oluşturduğu “dinamik” fetih politikası,

2. Askeri yapısını düzenli bir ordu olarak kurmuş olması ve bu ordu içerisinde hiyerarşik bir bütünlük sağlaması,

3. Çok çeşitli inançlara ve etnik topluluklara açık, ama onları kendi bünyesi altında toplayabilen, yine “dinamik” bir sosyo-kültürel yapıya sahip olması. Bu noktada aslında, Osmanlı siyasi yapısının imparatorluğa doğru giden kimliği incelenirken, Anadolu’da yaşayan Türklerin, bulundukları coğrafyadaki (birbirleri ve Bizans ile olan) ilişki ve çelişkileri üzerinden sırası ile devletleşme ve imparatorlaşma süreci anlaşılabilmektedir. 14.yy. ile 15.yy. arasında, zaman zaman değişen, ancak genel olarak belirgin bir bütünlük taşıyan ideolojik bir bünyeye sahip bir Osmanlı siyasi yapısı söz konusudur. Fetihler sonucu, Osmanlı’nın Avrupa topraklarına adım atması, sadece coğrafi büyümede önemli bir unsur olmakla kalmamış, Bizans ile karşılaşma ve Bizans’ın politik sisteminin bir ölçüde “takip” edilişi büyüme yolunu açmıştır denilebilir. Bu bağlamda, Osmanlı’nın kuruluş dönemi, bu dönemdeki yöneticileri ve zaman zaman değişen ve gelişen yönetim politikaları incelenmelidir.

Osmanlılar’ın tarih sahnesine çıkışlarına ilişkin pek çok farklı görüş bulunmaktadır. Bu görüşleri destekleyecek veri bulunmadığından kuruluş dönemi yer yer efsanelere karışan bir tarih anlatımı ile açıklanmaktadır. Aydın’a (2002) göre, başlangıçta Osmanlı, dağılan ve İlhanlı’ya bağımlı hale gelen Anadolu Selçukluları’nın uç beyliklerinden biridir. Hatta, Karahisar’ın ele geçirilmesine kadar tam bir uç beyliği bile değildir. Ünlü Türk tarihçi Ahmedi, “İskendername”’sinin Dâstân ve Tavarih-i Mülûk-i Âl-i Osman isimli bölümünde, Ertuğrul Gazi’den “Rumeli ucundaki Selçuklu emirlerinden” biri olarak bahsetmektedir. Ayrıca Ertuğrul Bey’in, Sultan Öyüğü’ne (Eskişehir) gelen Selçuklu Sultanı Alâeddin’in Bizanslılar’a karşı düzenlediği seferde diğer Oğuz emirleriyle birlikte katıldığını, Moğol saldırıları sebebiyle Konya’ya dönen Sultan Alâeddin’in, Bizanslılar ile süren savaşın komutanlığını Ertuğrul Bey’e bıraktığını yazmaktadır (Âşıkpaşazade, 1949; Yınanç, 1999; Sakaoğlu, 1999; Köprülü, 1991). Mantran (1995), Kantemir (1998) gibi Osmanlı’nın kuruluş dönemine ait yazıları bulunan tarihçilerin ortak görüşü Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alâeddin’in, Ertuğrul Bey’in oğullarına (Osman ve Saru Yatı) toprak bağışladığı yönündedir. Kantemir’e (1998) göre, Karahisar şehrini Bizans’tan almış ve Sultan I. Alâeddin’in uygun görmesi sonucu Osman Bey, burada kendi adına hutbe okutup, sikke bastırmış ve yönetimi üzerine aldığını ilan etmiştir (11 Şubat 1300). Mantran’a (1995) göre, Osmanlılar’ın isteği üzerine, Sultan I. Alâeddin kışı geçirmeleri için kışlak olarak Söğüt kasabasını ve yazı geçirmeleri için yazlak olarak Domaniç ve Ermeni Beli bölgelerini bağışlamıştır. Köprülü’ye (1991) göre Osmanlı, kurumsal yapıları olan diğer uç beyliklere oranla, Moğollarla yapılan çarpışmada I. Alâeddin Keykubat birliklerine yardım ettikleri için, Söğüt ve Karacabey arasında kalan topraklar ile ödüllendirilmiş olsa da, küçük ve ehemmiyetsiz bir aşiretten ibarettir. Bu küçük siyasal birimler, aslında devlet otoritesinden mümkün olduğu kadar kaçmaya gayret eden, hudutlarda hareket serbestliğini en yüksek derecede yaşayan, “merkezkaç” güçleri oluşturmaktadır. 14yy.ın ünlü Bizanslı tarihçisi Pakhimeris’in anlattıklarına bakılırsa, Osmanlılar tarih sahnesine ilk kez 1302 yılında Bapheus savaşı ile girmişlerdir (Mantran, 1995).

13.yy.ın sonlarına doğru Anadolu Selçukluları zayıflamakta ve bu dönemde Selçuklu prensinin tahta geçebilmesi için, Moğollar tarafından, yarlıg denen onaylanma seremonisinin yapılması gerekmektedir. Selçuklu Devleti’nin iktidarının zayıflamasıyla, merkezdeki iktidara az-çok gevşek bağlarla bağlı birçok, beylik olarak isimlendirilen, siyasal birim ortaya çıkmaktadır. Bunların en önemlileri, Karamanoğulları, Germiyanoğulları, Menteşeoğulları, Karesioğulları ve Osmanoğullarıdır. Zayıflayan Selçuklular’ın, bu en uç toprağında bulunan Osmanlı, aynı tarihlerde kendi içinde bir başka çözülme yaşayan Doğu Roma İmparatorluğu’nun sınırında bulunmaktadır. Osmanlı’nın hemen hemen aynı tarihlerde biri zayıflayan, diğeri ise yönetiminde çözülmeler yaşayan bu iki önemli imparatorluğun sınırlarında bulunması, diğer Türkmen boylarından avantajlı bir biçimde ayrılmasını sağlayacaktır. Bu stratejik avantajını, gaza ideolojisiyle bütünleştiren Osmanlı’nın geçen süreç içerisinde hem fiziki olarak genişleyebildiği ve hem de diğer Türkmen boylarını çevresinde toplayabilen, adeta bir “çekim merkezi” haline geldiği görülmektedir (Mantran, 1995). Osmanoğulları Beyliği’nin bu yıllara ait ideolojisi incelenecek olursa, iktidarı elinde tutan mekanizmanın bir devlet başkanı değil, bütün bir aile olduğu görülmektedir (Mantran, 1995). Aynı yıllarda, batıdaki devlet ideoloji sistemi içinde yönetim babadan-oğula geçerken (Amîd-ı Nesebi), doğuda ise İslam devletlerinin ideolojilerinin kabile liderliğinin idareci ailenin en büyük erkek üyesine geçmesi yönünde olduğu görülmektedir (Alderson, 1998). Yine bu dönemde, Osmanlı Beyliği’nin sadece batının babadan-oğula geçen hükümdarlık sıralamasını değil, aynı zamanda, erkek kardeşler ve yeğenler arasında (Ekber-i Nesebi**) zikzak çizerek devam eden daha karmaşık bir sistemi takip ettiği görülmektedir (Alderson, 1998).

Erken Dönem Osmanlı ideolojisi, daha doğu kökenli işleyen bir sisteme yakın dururken, asıl “aile” kavramını ciddi şekilde öne çıkartan bir yapıya sahiptir denilebilir∗∗∗. İlk Osmanlı devlet yöneticileri, yanlarında kardeşleri, oğulları ve ailenin tüm erkek fertleri ile sefere çıkmaktadırlar. Bu durum devletin o dönem yönetim sistemi hakkında iki önemli ipucu vermektedir. Birincisi, yönetim bir aile işidir, ikincisi ise Beylik kimliği, ilk anından itibaren ailenin tüm bireylerini, ayrımsız içerirken, aynı zamanda da “dinamik bir fetih” politikası ile Osman Bey döneminden, I.Murad dönemine kadar geçen zaman içerisinde Devlet kimliğine doğru ilerlemektedir (Mantran, 1995; İnalcık, 2002). Bu dönemde, öyle kuvvetli bir aile yapısı söz konusudur ki, fetihlerde alınan toprakların yönetimi ailenin çeşitli üyelerine, adeta “emanet edilircesine” verilmektedir. Bu bireylere alınan kentlerin askeri yöneticisi, yani subaşı ünvanı gibi yönetime ait ünvanlar verilmektedir*.

Bu bağlamda, askeri kimlik taşıyan bir ailenin Osmanlı İmparatorluğu’nun temellerini attığı söylenebilir. Yönetim mekanizması içinde aile bütünlüğü o kadar önemlidir ki, mal varlığı ya da benzeri herhangi bir konuda bir sorun çıktığında, kadınların da dahil olduğu bir aile meclisi toplanarak karar vermektedir** (Sakaoğlu, 2002; Alderson, 1998).

Bu dönemde, ailenin başı öldüğünde, yönetime ailenin seçtiği en yetenekli görülen aile üyesi geçer ve kişinin vefat eden yöneticinin oğlu olması zorunlu değildir. (Alderson, 1998). Kaynaklarda ilk dönemdeki yönetici seçiminde, yönetime yakın duran ahilerin, ağırlıklı söz hakları olduğu da yazmaktadır (Sakaoğlu, 2002; Alderson, 1998; Mantran, 1995; Kantemir, 1998)***. Bu noktada, “Osmanlı aile”sine yakın duran ahi toplulukları ve birlikte birer parçası olduğu “gaza sistemini” incelemek gerekmektedir. Aydın’a (2002) göre, Osmanlı’nın kuruluşunda temel motivasyon etkeni gaza’dır. Ortak maddi zorluklar ve gereksinimler uğrunda, Türkmen toplulukları birleşerek, sözde “din savaşları” yapmakta ve bunlara gaza demektedir. Ancak, dönemin Türkmen topluluklarının, yaymak uğruna yoğun bir hareketlilik gösterecekleri denli kristalize olmuş bir İslam algıları yoktur. Ayrıca, yine bu dönemde Moğollar’ın oluşturdukları baskı ve verimli topraklara sahip olabilme ihtiyacı sonucunda batıya göçü zorlayan bir gaza ideolojisi oluşmuştur. Bu ideoloji, Türkmen topluluklarının yaşantıları içerisinde önemli bir işlev halini almıştır (Aydın, 2002). Osmanlı ideolojisi özelinde bakıldığında ise, gaza, sadece bir “doyum aracı” olmakla kalmaz, aynı zamanda bir sosyal örgütlenme ve siyasi dinamizmin temel normu ve devletleşme yolunda kullanılan en temel politik faktörlerden biridir. İnalcık’a (2000) göre, Osmanlı toplum ve devletinin kuruluşu gaza sisteminin, gelenek ve örgütlenmeleri incelenmeden anlaşılamaz. Dönemin şartları göz önünde bulundurulunca (Moğol baskısı, verimli topraklara duyulan ihtiyaç ve batıya göç etme isteği) gaza, “kutsiyet taşıyan” bir ideolojik gerekçe ile, saldırmanın ve saldırılar sonrası ganimet toplamanın en meşru yolu olmuştur denilebilir (Aydın, 2002; İnalcık, 2000). Osmanlılar, kendilerinin de bir parçası oldukları, ama kendilerinden çok önce başlayıp, kendi dışlarında da süregelen gaza akınlarından büyük bir stratejik avantaj sağlayacaktır. Bölgede bulunan birbirinden bağımsız gaza toplulukları, Bizans Tekfurlukları’nın silahlı kuvvetlerini alt etmekte ve Osmanlı, bölgenin en etkin gücü olarak, bu avantaj üzerinden egemenliğini daha rahat yayma olanağını yakalamaktadır. Ayrıca, bunun sonucunda, diğer gazacı topluluklar için bir genel toplanma ve bütünleşme odağı olmaktadır∗.

Dönemin Osmanlı siyasi yapısı, ekonomik temellerini böylesi bir gaza anlayışı üzerine kurma zemini elde etmiştir. Köprülü’ye (1991) göre, gaza yönelimi klasik bir cihat (din savaşı-islamı yayma amaçlı yapılan savaş) ruhuyla değil, esasen ekonomik ve yerleşim amacıyla yapılmaktadır. Özetle, Aydın’a (2000) göre, Osmanlı siyasi yapısı içerisinde gaza kesin yaptırım olarak kullanılmış, ancak dini bu yolla yaymak zorlanmamıştır denebilir . Hernekadar Aydın yukarıdaki savda da olsa, Osmanlı’da kökten dinci anlayıştan ziyade, ekonomik gerekçelere dayalı bir cihat anlayışı mevcuttur. Hristiyan toplulukların Osmanlı toplumsal yapısına katılması da bunu göstermektedir.

Osmanlı siyasi yapısı içerisinde, Orhan Bey (1324?-1362?) döneminde pekçok yenilik görülmektedir. Bu bağlamda, Orhan Bey, Osmanlı yönetim, ordu ve yargı kurumlarının ilk örgütlenmesini oluşturmuştur. Orhan Bey 1326’da (726 H.) Bursa’yı aldıktan sonra, 1328’de (728 H.) başkent yapmıştır (Kantemir, 1998; Sakaoğlu, 2002; Mantran, 1995). Yine bu dönemde, yönetim sistemi ilk yıllardaki “aile” merkezli durumdan, tek bir yöneticiyi öne çıkaracak bir şemaya doğru ilerlemektedir. Orhan Bey, bir bakıma sonraki dönemlerin Divan-ı Hümayun’unun çekirdeğini kurmuş, kendi başkanlığında bir divanda yönetim meselelerini incelemiştir. Bu divanda, Başvezir, İznik ya da Bursa Kadısı, olasılıkla müfti sanını taşıyan bir fetva yetkilisi bulunmaktadır (Sakaoğlu, 2002). Aynı zamanda, onun döneminde öne çıkan ana yönetici kimliği altında, genişleyen ülke toprakları Anadolu ve Rumeli diye iki ayrı yönetim grubuna ayrılmış, bu iki alt grubun ana yönetici ile ara ilişkilerini Başvezir kimliği kurmuştur. Daha alt basamakta ise sancaklar ve onların yerel yönetimlerinde sancakbeyleri bulunmaktadır. Daha alt yönetim basamakları ise Selçuklular’ın kullandığı küçük parça toprak kullanım birimlerinin benzeri, zeamet ve tımar uygulamalarının olduğu basamaklardır. Bir üst basamak olan sancakbeylerinin, daha da üst basamak ile ilişkileri kurduğu görülmektedir. Genel olarak çok karmaşık ve hiyerarşik bir sistem kurulmuştur. Aslında, bu organizasyon şemasının, tamamen “hizmet” karşılığı konuma ve “tımar ve zeamet” temeli üzerine kurulduğu söylenebilir (Mantran, 1995; Gibb, 1995; Alderson, 1998). Tımar ve zeamet sistemi altında topladıkları ile ilgilenmektedirler. Bu dönemde yayalardan oluşan bir birlik kurulmuştur. Ancak köylülerden oluşan bu yeni yaya birliğinde, ayaklanmalar olmaya başlayınca, kısa sürede önlem olarak ve aynı zamanda da müslümanlığı yaymak amaçlı, hıristiyan çocukların toplandığı bir “devşirme sistemi” kurulmuştur (Kantemir, 1998; Sakaoğlu, 2002). Türkmenler ise, özel izinler ile sancakbeyi kumandasında sipahi kıtalarında müsellem yani özgür adı ile orduya katılabilmektedir∗ (Kantemir, 1998; Sakaoğlu, 2002). Bu dönemde, Orhan Bey’in başı olduğu beyliğin genişlemesi sadece dinamik fetih politikası ile değil, aynı zamanda da Bizans soylularının kızları ile evlenerek, akraba olma bağı yoluyla da sağladığı söylenebilir.

Her devlet gibi, Osmanlı siyasal yapısı da bir ideolojik temele dayandırılmak gereksinimini duymuştur. Kuruluş yıllarında bu dayanak, “kılıç hakkı”dır. Aynı yıllarda, ikinci bir dayanak noktası ise, Osmanlının Kayı boyundan gelen bir soy olduğu ve “hanlık” hakkının ancak Kayı boyundan gelenlere ait olmasıdır. Ancak, dinin gücü yadsınamazsa da, Osmanlılar’ın kuruluş dönemi olan 14.yy.ın ilk yarısında Türkler’in, Bizanslılar’ın iç mücadelesinde askeri yardımda bulunduğu ve kimi hıristiyan birliklerinin de diğer Türk Beyliklerine karşı Osmanlı ordusu saflarında yer aldığı bilinmektedir (Mantran, 1995). Osmanlılar’ın Beylik kimliğinden, Devlet kimliğine geçişi I.Murad (Murad Hüdavendigar) döneminde (1362-1389) devlet yönetiminin bir aileden tek bir yöneticiye geçişi, yeni seçkinlerin oluşturduğu yönetim sisteminin, seçilmişlerin seçilenine doğru değişmesi ve Beyünvanının da yerini Sultan-Padişah ünvanına bırakışı ile söz konusu olmuştur (Mantran, 1995).

I.Murad ile devlet kimliğini kazanan ve dinamik fetihlerle batıya doğru ilerleyen Osmanlı’nın yerini, 1400’lerin başında ortaya çıkan şehzadeler arasındaki gerginlikten sonra, II.Murad’ın saltanatı ile dinginleşen bir Osmanlı almaktadır. Bu dinginlik, kuşkusuz, güçlü Yeniçeri Birlikleri, tımarlı sipahiler, ulema ve bürokratlardan oluşan bir dörtlü sistemin ürünüdür. Bu güçlü dörtlü, yetkin bir önderlik altında, Osmanlı merkezi devletinin yeniden toparlanmasını sağlamıştır. Bu dönemde, Türkler Rumeli’de ilerlemeyi sürdürmektedir. I.Murad’ın hükümdarlığının ilk yıllarında, Bizans’ın çok önemli kentlerinden biri olan Andrianapolis’in (Edirne) alınması, sadece Bizans karşısında giderek askeri olarak güçlenen bir Osmanlı’nın varlığını göstermekle kalmaz, aynı zamanda bu kentte birbiri ardına yaptırılan, aralarında sarayın da bulunduğu yapılarla yönetim merkezinin buraya taşınması*, Osmanlı’nın bu coğrafyada kalıcı bir devlet kurduğunu da göstermektedir. Tarih net olarak bilinmemekle birlikte, I.Murad’ın hükümdarlığının ilk yıllarında alındığı kabul edilen Andrianapolis, Osmanlılar’ın Konstantinapolis’i (İstanbul) feth etmesi öncesinde Avrupa’ya açılma yolunda önemli bir adım olmuştur∗∗. Bu dönemde Osmanlı askeri sistemine yeni bir düzen getirmek için, Kantemir’e (1998) göre 1362’de, Sakaoğlu’na (1999) göre 1365’de Yeniçeri Ocağı’nın kurulduğu görülmektedir. Yeni kurulan bu ocak, İpsala ve Malkara ele geçirildikten sonra
alınan tutsaklardan ve devşirme gençlerden oluşan bir askeri birliğin, Mantran’a (1995) göre, Bektaşi adı ile tanınan derviş tarafından Yeniçeri (yeni asker) olarak isimlendirilmesi sonucu sultanın piyade ordusu olarak kurulmuştur (Kantemir, 1998; Mantran, 1995). Bu yıllarda, şeriat hükümlerince fetihlerden gelen ganimetin beşte biri olarak sultana bırakılan tutsakların teşkilatlandırılmasıyla Yeniçeri Birlikleri iyi eğitilmiş, kalıcı piyadeler olarak ortaya çıkmıştır. Zaman içerisinde düzen ve eğitilebilirliğin daha kolay sağlanması için tutsaklardan yararlanmak yerine, Osmanlı’nın gayrimüslim tebalarından seçilerek alınan erkek çocukların eğitilmesi ve müslümanlaştırılması ile bu sistem meslekleştirilmiştir (Itzkowitz, 1997).

Ayrıca, devlet kimliğini alabilmek için gereken özelliklerden bir diğeri olan maliye örgütlenmesinin de bu dönemde temellerinin atıldığı görülmektedir (Sakaoğlu, 1999). Bu dönemde, Bulgar Kralı İvan’ın topraklarının bir bölümünü Osmanlılar’a bıraktığı ve kızkardeşi ile I.Murad’ı evlendirdiği görülmektedir. Bu bilgi, Osmanlı’nın I.Murad döneminde Orta Avrupa krallıkları tarafından itibar gören bir politik noktada durduğunu göstermektedir. Ayrıca I.Murad’ın, Rumelideki ilk tımar, voynuk ve kapıkulu süvarisi örgütlerinin kuruluşu, feth edilen kent ve kasabalara Anadolu’dan gelen göçmenlerin iskanı ve buralarda dinsel ve toplumsal kurumların tesis edilmesi gibi konulara da önem verdiği görülmektedir (Ünal, 1974; Sakaoğlu, 1999). Edirne’de kendisine saray yaptırdığı halde, 1376’da Bursa’ya dönen I.Murad, burada 5 yıl kalmıştır (Ünal, 1974; Sakaoğlu, 1999). Sarayda ecnebi oğlanları/ içoğlanlar/ içağalar (devşirmeler) hizmete koşan ilk padişahtır. Ayrıca, onun döneminde Osmanlı yönetim sisteminde halen nüfuz sahibi olan ahi topluluğunun en yüksek ahi mertebesine ulaştığı da bilinmektedir (Ünal, 1974; Sakaoğlu, 1999; Aşıkpaşazade, 1949). Yine I.Murad’ın hükümdarlığı döneminde, diğer Anadolu beyliklerinin Osmanlılar’a bağımlı duruma gelmiş olmaları, I.Murad’ın yönetime geçtiği ilk yıllarda ünvanı Bey iken, daha sonra Beylerbeyi (emir ül-ümera) ve Sultan olarak anılması (Mantran, 1995), Osmanlı devlet kimliğinin oluştuğunu göstermektedir. Osmanlı üst kimliği altında, aile olarak varlıklarını sürdürebilen Anadolu beyliklerinin yerel etkilerinin önemi, bu beyliklerin alt kimlikler olarak ne denli önemli olduklarını göstermektedir. Bu dönemde, Anadolu Beyleri’nin, Osmanlı üst kimliği altında, Osmanlı sınırlarında, Mantran’a (1995) göre kutsal savaşla yükümlü, aslında gaza sistemi içerisinde var olan uç beyleri (sınır beyleri) rolünü üstlendiği söylenebilir. Gün geçtikçe büyüyen Osmanlı’da, alınan yeni topraklarda yaşayan halkın yerini değiştirme politikası mevcuttur. Erken dönemde askeri amaçlı olmak üzere başlayan bu politika aslında Anadolu kimliğini Rumeli’ye taşımak amaçlıdır. Ayrıca buamaç, tımar sistemiyle de bütünleşmektedir*. Halen gazilik sistemi de mevcuttur. Gazilersınırlarda yerleşmekte ve yerel şefler -çoğu kez vasilik ilişkileri sayesinde- yavaş yavaş üst Osmanlı kimliği ile bütünleşmekte ve Osmanlı idaresi de bunun sonucunda Rumeli’de yerleşmektedir. Ayrıca, bir ulema sınıfı** mevcuttur. Bu sınıfa ait alt ya da üst rütbeli her üye örneğin bir kadı da, tımar sahibi olabilmektedir (Mantran,1995). I.Murad döneminde, yönetimin sistematikleşmesi sürecinde öne çıkan bir diğer önemli isimde, “Çandarlı vezirler hanedanını” başlatan ve merkezi bir idarenin yerleştirilmesinde temel bir rol oynayan Kara Halil Hayrettin Paşa’dır. Ordular yüksek yargıcı anlamına gelen, Mantran’a (1995) göre, kadı asker (kazasker) makamını kurmuştur. Uygulamada, şeyhülislam görevinin yaradılışına değin, ulema hiyerarşisinin baş makamı kazaskerler olmuştur. İdarenin dizginlerini ve ordu komutanlığını elinde bulunduran bu makam, daha sonraları vezir-i azam olarak anılmaya başlamıştır. İlk beylerbeyi makamının da bu dönemde ortaya çıktığı görülmektedir. Beylerbeyi makamı, kadı ile beraber kentleri ve eyaletleri yöneten otoritenin genel temsilcilerini denetlemek üzere kurulmuştur. I.Murad döneminde Rumeli Beylerbeyliği kurulmuştur.

I.Murad döneminde, Osmanlı toplumunun sosyo-kültürel yapısı ve politik kurumları incelendiğinde iki ana gurubun varlığı görülmektedir. Bunlar, açıkça “yöneten” (Yönetici Sınıfı) ve “yönetilen” grubudur. Bu özelliği ile ilk bakışta, aslında bu sistem, tüm diğer ortaçağcıl politik sistemlerden pek farkı varmış gibi gözükmemekte ancak detaylı incelendiği zaman, Osmanlı sosyo-kültürel yapısının ne kadar çağdaşlarından farklı olduğu anlaşılmaktadır. Bu dönemi anlatan kaynaklarda, yukarıda söz edilen “yöneten” ve “yönetilen” grubunun taşıdıkları toplumsal kimlik özelliklerine göre, askeriler ve reaya olarak da isimlendirilmektedir (Itzkowitz, 1997; Findley, 1994). Sultanın genel olarak sosyo-kültürel hayat içerisinde üstlendiği rol, aile reisinin evi üzerindeki kontrole sahip kimlik yapısı ile modellenebilirken, hanedan ise asıl aileyi oluşturmaktadır. Findley’e (1994) göre, “Yönetici Sınıfın hizmet gören köleleri bulunmakta ve yönetilen sınıf ise Tanrı tarafından aile reisinin himayesine verilen reayayı kapsamaktadır” (Findley, 1994). Reaya, kelime anlamı ile “bir hükümdar idaresi altında bulunan ve vergi veren halk; bütün halk” (Develioğlu, 2000) gibi anlamlar taşımakta ve esasen, toplumdaki üretken sınıfı ifade etmektedir; taşıdığı bu özelliği ile, askeri sınıfı “besleyen” refahın üreticisidir de denilebilir∗. 14.yy.ın ilk yarısında, Avrupa’ya yapılan fetihlerle ve “yayılmacı” bir politikanın izlenmesi sonucunda, Osmanlı askeri sisteminin hızlı bir şekilde geliştiği görülmektedir. Hatta, bu “hız”, yeni feth edilmiş bölgeleri teşkilatlandıracak daha çok sipahi ve idareciye duyulan ihtiyacı ortaya çıkarmaktadır. Her ne kadar, hükümdarlık iktidarı sultanın şahsi idaresi altında da olsa, giderek büyüyen bir devlet bünyesi karşısında, sultanın yetkilerinin bir kısmını yerel yönetimler kurarak devretmesi, yani büyük devlet yapısını kendisine bağlı, ancak, daha küçük birimler halinde yönetimde tutması gerçeği ortaya çıkmıştır. Itzkowitz, bu yetkileri kullananları veya sultana hizmet verenleri, bunların ailelerini ve görevlileri asker olarak nitelemektedir. Ona göre, askerlik ve reaya kavramları çok açık bir şekilde birbirlerinden ayrılmaktadır ve askerlikten hiçbir şekilde reayaya geçiş olmamaktadır (Itzkowitz, 1997). Osmanlı devlet sistemini çağdaşı diğer batılı yönetim sistemlerinden farklı kılan bir diğer kurum da gulam sistemidir. Gulam kelime anlamıyla “köle, esir, kölemen; tüyü, bıyığı çıkmamış delikanlı, genç” (Develioğlu, 2000) anlamına gelmekte ve islam sosyo-kültürel yapısı içerisinde, “hükümdara bağlı olarak hizmet veren, devlet yapısı içinde yüksek derecede eğitilmiş köle” olarak tanımlanmaktadır∗ (Itzkowitz, 1997). Bir çok devlet kurumunda örnek alındığı gibi gulam sistemini de, Osmanlılar’ın, Selçuklular’dan örnek aldığı söylenebilir. Her ne kadar, ilk dönemlerden beri Osmanlı Sultanları kölelere sahip olsalar da, gulamın sistematikleşmesi, eğitiminin verilmeye başlanması, devşirme usulünün devreye sokulması ve daha önce sözü edilen Yeniçeri Birlikleri’nin kuruluşu ve gelişmesi ile olmuştur.

I.Murad’ın savaş alanında ölmesi üzerine, sağlığında yerine geçecek şehzade olarak gösterdiği ve savaşa da yanında götürdüğü I.Beyazıd, cephede ve Otağ-ı Hümayun’da (Sakaoğlu, 1999) tahta geçmiştir. I.Beyazıd 1389 yılında hükümdar olduğunda, Osmanlılar, Balkanlar’da ve Anadolu’da, kendilerine bağlı, vergi ödeyen bir grup beyliği kapsayan oldukça geniş bir bünyeye sahiptir. Döneminde Karaman, Saruhan, Aydın, Menteşe, Hamideli ve Germiyan Beylik’lerini kendi hükmü altına alan I.Beyazıd (1389-1402), yönetimi Rodos Şövalyeleri’nde olan İzmir dışında, Anadolu’nun tüm batı kıyılarını da Osmanlı topraklarına katmıştır (Mantran, 1995). I.Beyazıd dönemi siyasi yapısı, askeri örgütlenmeyi izliyorken, aslında açıkça merkeziyetçi bir sisteme geçişi amaçlamaktadır. Bu dönemde, eyaletlerin ya da diğer bir isimlendirme ile beylerbeyliklerinin alt kademesini oluşturan sancakların, sancakbeyleri yönetimi altında olduğu, sancakbeylerinin askeri vali görevi gördüğü bilinmektedir. Bu sistemin kökeninin Bizans’a dayandığı söylenebilir. Bizans siyasi birliği içerisinde Rumeli’de bulunan toprakların eyaletlerden oluştuğu bilinmektedir. Bu toprakların ya da diğer bir deyişile bu eyaletlerin yönetimi beylerbeyi adı ile anılan askeri kimlik taşıyan bir “komutan-vali” bünyesinin elindedir. Bizans-Osmanlı benzerliği bu noktada çok ilgi çekicidir∗∗∗. Ayrıca, yine onun döneminde, Bizans’tan vergi alınmaya da başlanmıştır. Böylece, yerel yönetimleri ortadan kaldırarak küçük ve güçsüz yönetim birimlerini bir büyük merkezi yönetim altında toplayan, Osmanlı siyasi bünyesinin 1350’lerde “sınır beyliği” olan, I.Murad döneminde devletleşen kimliği, bu dönemden itibaren giderek bir imparatorluk oluşumuna doğru hızlı bir şekilde evrimleşme sürecine girmiştir. Kuruluş yıllarında, Osmanlı’nın, Balkanlar’da batıya doğru genişleme olanakları sunan bir “köprübaşı” niteliğindeki coğrafi konumlanışı şüphesiz, Anadolu’nun diğer beyliklerine oranla daha rahat hareket etmelerini sağlamıştır. Osmanlılar, batı ve doğuda savaşarak, bu coğrafi konumlanışlarını bir avantaja dönüştürmüşlerdir. Kuruluşlarından I.Beyazıd dönemine kadar geçen süre içinde Osmanlılar, bu avantajlı durumdan faydalanarak, sadece “hayatta kalmayı” başarmamış, aynı zamanda da bulundukları coğrafyadaki “merkeziyetçi yönetimi” de sağlamışlardır. Her nekadar I.Beyazıd, Timur’a Ankara savaşı sırasında yenilip, esir düşmüş ve bunun ardından Osmanlı mevcudiyetini “oldukça” tehdit eden bir “Fetret Devri” yaşanmış olsa da, “merkezi yönetimi” oluşturma isteği ve bilinci ile II.Mehmed dönemine gelindiğinde, sözü geçen bu “imparatorluk” kimliğinin kazanıldığı görülmektedir. I.Mehmed ve II.Murad’ın yönetimleri ile geçen ve Fetret Devri olarak adlandırılan, 1402- 1453 arasındaki dönem incelendiğinde; Osmanlı’nın iç savaş, haçlı işgalleri ve diğer bazı başka “bunalımlar” yüzünden, neredeyse tamamen yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı söylenebilir. Asıl can alıcı tarihsel nokta bu dönemde Osmanlı siyasi bünyesinin nasıl şaşırtıcı bir kalkınma başardığıdır∗.

1444’de II.Murad’ın ikinci kez saltanata gelmesiyle, Osmanlı yönetiminde tekrar istikrarlı bir dönemin başladığı görülmektedir. II.Murad’ın hükümdarlığı önemli bir ekonomik gelişme dönemidir. Bu dönemde, Osmanlı’nın ticari gücü artmış, Bursa ve Edirne gibi kentler ise önemli ölçüde büyümüştür. II.Murad’ın ana hedefi ülkede hala süregelen dini ve toplumsal huzursuzluğu dindirip, bir düzen sağlamak ve 1402 Ankara Savaşı yenilgisinin ardından ortaya çıkan karmaşa ortamını düzeltmektedir. Yine bu dönemde, kökeni kuruluş yıllarında Osmanlı toplumuna damgasını vuran gazi ve ahilerin dönemine dayanmakta olan Yeniçeri Birlikleri’ne devleti korumalarını ve gerektiğinde saldırılara karşı liderlik etmelerini sağlayan katı eğitimi, askeri disiplini ve sıkı organizasyonu II.Murad kazandırmıştır∗∗ (Babinger, 2002). Babinger’a (2002) göre, “bu imparatorluğun (devletin)∗∗∗ temel enerjisini sağlayan ve böylece girişimlerinin başarıya ulaşmasına yol açan”, Osmanlı’nın koruyucusu olan tecrübeli askerleri sürekli yeni fetihlere hazır olmaya teşvik eden üç önemli unsur bulunmaktadır. Bunlar; 1.Sultanın otoritesi, 2.Devşirme teşkilatı, 3.II.Murad döneminde “kusursuzlaşan” feodal sistem. Kaynaklara göre bu dönemde, devşirme sistemi içerisinde var olan gayrimüslim tebaya, yani sultanın “bütün hizmetkarlarına”, devlet mekanizmasının sadrazamlığa kadar yükselebilen en üst mevkilerinin yolu da açılmıştır (Babinger: 2002; Lybyer, 2000). Sadece sultanın iradesini tanıyan ve dünya üstünde “tek bağımlılıkları sultanın varlığı” olan devşirmelerin mevcudiyeti, Osmanlı’nın kuruluş yıllarındaki ideolojisinden ve “seçilmiş ailelerin seçileni” olmasından yavaş yavaş sıyrılarak, bir hanedan kimliğine bürünmeye doğru “evrimleşme”sine bağlıdır. Hayatının ilk yıllarını, Edirne Sarayı’ndaki haremde geçiren II.Mehmed (Fatih Sultan Mehmed), 1434 yazında, üvey kardeşi Ahmed Çelebi şehrin valisiyken∗, Anadolu’ya, Amasya Sarayı’na gönderilmiştir. Bu dönemde, Osmanlı şehzadelerinin eğitilmek üzere ve ayrıca, yönetim ve protokol hakkındaki bilgileri edinmeleri için Anadolu’nun önemli sancaklarına vali olarak atandığı bilinmektedir. II.Murad’dan sonra yönetime geçen II.Mehmed döneminde (1444-1446; 1451-1481), tarih sahnesinde tekrar güçlü bir Osmanlı vardır. II.Mehmed, 1451’de başkaldıran Karamanlara karşı yaptığı kısa bir seferin ardından, Bizans’a doğru ilerleme girişiminde bulunmuş ve artık Bizans’ın başkenti olan Konstantiniye’nin (İstanbul) alınışı kaçınılmaz bir hal almıştır. Boğazın kayıtsız-şartsız kontrolünün sağlanması için, I.Beyazıd tarafından yaptırılan Anadolu Hisarı karşısına, II.Mehmed döneminde Rumeli Hisarı yaptırılmıştır. İstanbul fethinin ilk günü, kente alayla giren II.Mehmed, Ayasofya’da -burayı camiye çevirerek- namazını kıldıktan hemen sonra yeni başkentini İstanbul olarak ilan etmiştir. II.Mehmed, İstanbul’un alınışının ardından kendisini Doğu’da İslamiyetin, Batı’da Hıristiyanlığın tek ve meşru otoritesi görmekte ve İstanbul’un da Akdeniz’in tek merkezi saymaktadır. Bu bağlamda, İstanbul’u “cihan payitahtı ve semavi dinler merkezi” yapma düşüncesi ile sadece islami değil, diğer Hak dinlerine de İstanbul içinde önemli gelişim sağlayabilecekleri toleransı göstermiştir (Ünal, 1974; Sakaoğlu, 1999). Zaten, II.Mehmed’in Müslüman olmasının yanı sıra diğer dinlere de eşit uzaklıkda durduğu ve evrensel kültüre ilgi duyduğu bilinmektedir. Irk ve din farkı gözetmeden, cihan imparatorluğunun “payitahtı” İstanbul’a, dünyanın çeşitli yerlerinden düşün ve bilim adamlarını getirtmiş ve coğrafi sınırların ötesinde bir sosyokültürel merkez-payitaht (başkent) yaratmak istemiştir.